İstanbul
20°

HAFİF YAĞMUR

20:46

AKŞAM'A KALAN SÜRE

Yasaların bu kadar dağınık olması deprem riskiyle mücadelede bürokrasiyi zorluyor
  • Yangin Haber
  • SİYASET
  • Yasaların bu kadar dağınık olması deprem riskiyle mücadelede bürokrasiyi zorluyor

Yasaların bu kadar dağınık olması deprem riskiyle mücadelede bürokrasiyi zorluyor

ABONE OL
4 Kasım 2020 20:31
Yasaların bu kadar dağınık olması deprem riskiyle mücadelede bürokrasiyi zorluyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL
CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, soruları yanıtladı:

ANKARA (AA) – CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “İslamiyet, bilime, kültüre, barışa, insana, doğaya değer veren bir inanç. Dolayısıyla İslamiyet üzerinden veya İslamiyet adına terör estiren, kafa kesen kim varsa, kim olursa olsun buna hep beraber karşı çıkmak zorundayız.” dedi.

Kılıçdaroğlu, Karar TV YouTube kanalında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu, soruları yanıtladı.

Dünkü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) grup toplantısında, Suriyeli mültecilere harcanan parayla depremzede mukayesesi yaptığı hatırlatılarak, ne demek istediğinin sorulması üzerine Kılıçdaroğlu, izlenen dış politika yanlışının Türkiye’ye çıkardığı faturayı anlatmak istediğini belirtti.

Kılıçdaroğlu, şöyle konuştu:

“İzlenen dış politika yanlış, o yanlışın ortaya çıkardığı bir fatura var. Suriyelilere 50 milyar dolar para harcadık. 50 milyar doları Suriye ile çok iyi geçinerek kendi ülkemizde bütün bu yaraları sarabilirdik. Dolayısıyla yapılan her hatanın topluma bir maliyeti var. O maliyete dikkat çekmek istedim. Elbette mülteciler var, bunlar aç ve açıkta kalacak değil, bunlara bakmak zorundayız. Ama biz dünyayla olan ilişkilerimizi kopardığımız için ordan da yardımlar gelmedi ama Suriye ile süratli bir şekilde barışıp tekrar bunları kendi ülkelerine göndermemiz gerekiyor.”

“İzmir Büyükşehir Belediyesi, depremzedelerle ilgili neler yapacak, bir yol haritası belirlediniz mi?” sorusu üzerine Kılıçdaroğlu, hem kendisinin hem de CHP milletvekillerinin bölgede incelemelerde bulunduğunu anımsattı.

172 hanenin bulunduğu binaların çöktüğünü, 356 hanenin de bulunduğu apartmanların oturulamayacak durumda olduğunu belirten Kılıçdaroğlu, “Toplam 528 hanenin, kendi evlerine ya da oturdukları yerlere yerleşme imkanları yok. Büyükşehir belediye başkanımıza da söyledim, ‘528 hanenin her birine tek tek konut bulacaksınız’ dedim. Hiç kimse kendisini aç ve açıkta, yalnız hissetmeyecek. 528 hanenin, hem bir yıllık kiraları ödenecek hem buzdolabı, çamaşır ve bulaşık makinası sağlanacak.” diye konuştu.

ABD seçimleri Türkiye’yi nasıl etkiler?

ABD seçimlerinin Türkiye’yi nasıl etkileyeceğine dönük soruya Kılıçdaroğlu, “seçimleri herkes gibi kendisinin de büyük bir dikkatle izlediği, CHP ABD temsilcisinin belli aralıklarla kendisini bilgilendirdiği” yanıtını verdi.

Donald Trump’ın agresif olmasının çok tartışıldığını bunun pek çok çevrede rahatsızlık yarattığını aktaran Kılıçdaroğlu, Amerikan kurumlarının ise çok güçlü yapıları olduğunu, kurumların bu durumdan çok etkilenmeyeceğini vurguladı.

Kılıçdaroğlu, kim seçilirse seçilsin, diplomatik nezaketten uzak olarak yazılan mektup krizinde yaşananların bir daha yaşanmamasını beklediklerini söyledi.

Ülkeleri yönetenlerin kararları istişareyle almalarının önemine değinen Kılıçdaroğlu, “Otoriter liderlik kaybedeceği beklenirken, kazanmaya gidiyor.” şeklindeki soru üzerine ise şunları kaydetti:

“Sonuçta Amerika halkı karar verecek buna. Faturayı sadece Amerikan halkı değil, eğer yanlış bir politika izlenirse dünyanın pek çok ülkesi de bu ağır maliyeti üstlenmiş olacaktır. Amerikan halkı nasıl karar verir, hangi beklentilere göre karar verir onu göreceğiz. Ben, otoriter liderliğin Amerika’da yükselebilir ama dünyada yükseleceğini öngörmüyorum, düşünemiyorum. Dünyada aslında sosyal devlet algısı giderek büyüyecektir. Kovid-19’un getirdiği süreç, sosyal devletin ne kadar zorunlu olduğunu aslında bütün dünyanın önüne koydu. Ben, demokrasinin belli bir zaman dili içinde yükseleceğini, demokratların ciddi bir güç olarak değişik ülkelerde yönetimlere geleceğini düşünüyorum.”

Avrupa’da İslamofobinin artması hatırlatılarak, “iktidarda olsanız siz ne yapardınız?” yönündeki soru üzerine Kılıçdaroğlu, Türkiye’yi yönetmiş olsa öncelikle Avrupa’daki bütün devlet başkanlarından “İslamafobi” sözcüğünü kullanmamalarını isteyeceğini aktardı.

Kılıçdaroğlu, şöyle devam etti:

“İslam’ın bütün dinler gibi bir barış dini olduğunu, dolayısıyla bir İslam karşıtlığı üzerinden bir politika yapmanın ne kadar yanlış olduğunu onlara ifade ederdim. Aynı şekilde Hristiyan vatandaşlarımız, onların da inançlarına saygılıyız dolayısıyla terörle İslam’ı yan yana getirmenin ne kadar yanlış olduğunu eğer bunu yapan teröristler varsa buna hep beraber karşı çıkmamız gerektiğini, en çok karşı çıkması gerekenlerin de Müslüman ülkeler olması gerektiğinin altını çizerdik. İslamiyet, bilime, kültüre, barışa, insana, doğaya değer veren bir inanç. Dolayısıyla İslamiyet üzerinden veya İslamiyet adına terör estiren, kafa kesen kim varsa, kim olursa olsun buna hep beraber karşı çıkmak zorundayız. Tehdit kime yönelirse yönelsin bir önemi yok. Terörist ise hangi inanca karşı çıkıyorsa çıksın, buna karşı çıkmayı insanlığın ortak değeri olarak kabul etmemiz ve bunu sürdürmemiz gerekiyor. Türkiye bu konuda çok açık, çok net bir tavır takınmalı. Batı’nın bütün politikacılarına bunu anlatmalı. Gerekirse bunun için her partinin milletvekillerinden oluşan bir ekip gönderilmeli, İslamiyete nasıl baktığımızı, teröre nasıl baktığımızı oturup anlatmalıyız onlara. Bu konuda Türkiye, terörden en büyük mağduriyeti yaşayan tek ülke. Terörün din adına, kimlik adına yapılmış olması hiç önemli değil, önemli olan burada terörün tümüyle yok edilmesi. İnsanlık olarak hep birlikte bu teröre karşı ortak mücadele etmeliyiz.”

Kemal Kılıçdaroğlu, bir soru üzerine Fransa’ya boykot kararının doğru olmadığını, zaten yöneticiler tarafından bu yöndeki açıklamanın tekrarlanmadığını belirtti.

Erken seçim çağrısı

Kılıçdaroğlu, yaptığı erken seçim çağrısına yönelik bir soru üzerine de “Temel çağrıda bulunma gerekçem şu, gerçekten ekonomide çok ciddi bir deprem var aslında. Dolara bakın, avroya bakın nerede, sterline bakın nerede, bizim Türk lirası güneş altındaki kar gibi eriyor. Ciddi bir devalüasyon yaşıyoruz. Yara daha çok sıcak, önümüzdeki günlerde fatura çok ağır olacak.” dedi.

Türkiye’nin içinde bulunduğu sorunları aşması için erken seçime gitmek zorunda olduğunu tekrarlayan Kılıçdaroğlu, ekonomide yaşananların her geçen gün topluma olan maliyetinin artacağını özellikle de bundan fakir kesimin etkileneceğini ileri sürdü.

Bankada dolar hesabı olanın, devletle dolarla anlaşma yapanın bu durumdan rahatsız olmayacağını vurgulayan Kılıçdaroğlu, 2018’de hükümete 13 madde halinde “krizden çıkış” için öneride bulunduğunu hatırlattı.

“2020 yılına geldik artık bir kriz yok, bir buhran içindeyiz. 10 milyon işsiz var.” diyen Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“Türkiye Varlık Fonunu kurdular. Bütün büyük kamu şirketlerini buraya topladılar dediler ki, ‘bakın bütün kamu şirketleri burada biz istediğimiz yerden borç alabiliriz.’ Varlık Fonu eylül ayında iki yabancı şirketi yetkilendirdi, dediler ki ‘bize borç para bulun’ kimse borç para vermedi. 13 Ekim’de daha büyük yabancı grupları, bankaları yetkilendirdiler yine borç alamadılar. Aynı dönemde Ülker grubu çıktı ‘ben borç istiyorum’ dedi, istediğinin 4 katı talep geldi. Bir tarafta devletin en önemli kurumlarının olduğu Varlık Fonu, bir yanda Ülker grubu. Olağanüstü zarar ediyor. Kısa vadeli borçları 2017’de 26 milyar 502 milyon lirayken, 2019 yılında 951 milyar 482 milyon liraya çıkıyor. Nereye gitti bu para? Üstelik dünyada negatif faiz varken. Düşünün Yunanistan binde 9’la borçlanıyor. Biz, yüzde 6 veriyoruz ama kimse bize para vermiyor. Eğer bu ülkeyi seviyorsak, insanımızı seviyorsak, bu ülkedeki insanlar daha büyük yükler altına girmesin istiyorsak bu iktidarın gitmesi lazım.”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, yasaların bu kadar dağınık olmasının, deprem riskiyle mücadelede bürokrasiyi de zorladığını savundu.

Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grubu’nda yaptığı konuşmada, İzmir’de meydana gelen depreme ve deprem konusuna yer verdi.

Bir deprem gerçeği bulunduğunu, bunu sürekli yaşadıklarını vurgulayan Kılıçdaroğlu, eğer ülke olarak deprem gerçeğini kabul ediyorlarsa, gerekli önlemlerin alınması için de çaba harcamak zorunda olduklarını söyledi.

Depremde hayatını kaybeden kişilerin partilerinin hiç önemli olmadığını belirten Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Onlar bizim insanlarımız, arkasından Fatiha okuyoruz, gözyaşı döküyoruz, üzüldüğümüzü ifade ediyoruz. ‘İnşallah bir daha olmaz’  diye dualar ediyoruz. Ya sonra ne yapıyoruz? Asıl soru bu. Her depremden sonra aynı şeyleri yapıyoruz. Değişen bir şey yok. Siyaset dünyamızda da değişen bir şey yok. Bunun değişmesi lazım. Şunu düşünmek zorundayız: Deprem olduğunda can kaybını nasıl minimize edebiliriz veya hiç can kaybımız olmaz. Bunu düşünmek zorundayız. Deprem olduğunda mal kaybımızın nasıl olmayacağını düşünmek zorundayız. O da milli gelirde azalmaya yol açıyor. Yaralı sayısını nasıl azaltabiliriz? Bu üç sorunun yanıtını siyaset kurumu bulmak ve yerine getirmek zorundadır. Ne ile; bilim, akıl, liyakat, mantıkla. Yasalar çıkardık ama yasaların kendi içinde iç tutarlılığı yok. Her depremden sonra bir yasa çıkardık. Çünkü depremle ilgili temel yasa, pek çok ihtiyaca cevap vermiyor.”

Depremzede de merak ediyor

Kılıçdaroğlu, önce 1959’da bir kanun çıkarıldığını, 1992’de Erzincan depreminden sonra bu kanun ihtiyaca cevap vermediği için 3838 sayılı kanunun yapıldığını anımsattı. Kılıçdaroğlu, 1999 depreminden sonra da bir kanun çıkarıldığını, kentsel dönüşümle ilgili, Kuzey Ankara Girişi Kentsel Dönüşüm Proje Kanunu şeklinde de güzel bir düzenleme yaptığını ifade etti.

Parlamentonun, yürütme organının niyeti varsa, gerekli düzenlemeleri yapabildiğini belirten Kılıçdaroğlu, 2012 yılında afet riski altındaki alanların dönüştürülmesi hakkında bir kanun da çıkarıldığını söyledi. Bu kanunun önemine işaret eden Kılıçdaroğlu, şunları söyledi:

“Kimsenin hakkını yemeyelim. Kanunda riskli alan tanımı yapılıyor. Riskli alanı kim belirleyecek? Kanun bunu belirlemiş, riskli alan; ‘Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığının görüşü de alınarak, bakanlığın teklifi üzerine Cumhurbaşkanlığınca kararlaştırılır.’ Bugüne kadar, nerede, ne kadar riskli alan belirlendi? Merak ediyorum. Çocuğunu, annesini, babasını depremde kaybeden depremzede de merak ediyor. 2012’de kanun çıktığında göre, riskli alanları herkes bildiğine göre, hatta evinin bile fay hattı üzerinde olup olmadığını internete girip gören birisi, herhalde Cumhurbaşkanlığının bu kararını beklemiştir. Nerede bu riskli alanlar?

Riskli alan belirlendikten sonra oradaki binaların yıkılması gerekiyor. Yıkımına belediye karar vermiyor, böyle yetkisi yok. Valilik ve ona bağlı kurullar karar alıp, bakanlığa gönderiyorlar. Sonra yıkımına karar verilirse belediyeye, ‘Şurayı yıkacaksın’ diyorlar. Yasaların bu kadar dağınık olması deprem riskiyle mücadelede bürokrasiyi de zorluyor.”

Türkiye’de hangisi yapılıyor?

Kılıçdaroğlu, devlet terbiyesi, kaynakların nerelere harcandığı konusunda şeffaf ve üniversitelerin bilgi ürettiği ülkelerde, depremle mücadelenin iki aşamalı olduğunu dile getirdi. Kılıçdaroğlu, birinci aşamanın afeti önleme, depreme dayanaklı yapılar inşa edilmesi; ikinci aşamanın da afetten sonra oluşan riskin giderilmesi olduğunu anlattı.

“Türkiye’de hangisi yapılıyor?” sorusunu yönelten Kılıçdaroğlu, birincisinin yapılmadığını savundu. İstanbul’daki konutların büyük bir kısmının depreme dayanaksız olduğunu, bunu herkesin, her partinin söylediğini belirten Kılıçdaroğlu, “Neden, niçin önlem alınmıyor? Depremden sonra risk oluşuyor, insanlar ölüyor, gözyaşı döküyoruz, çocuk kurtuldu diyor, hepimiz bayram yapıyoruz, kurtaran ekip gözyaşı döküyor, hepimiz seviniyoruz. Depremden sonrayı biliyoruz da deprem öncesi neden önlem almıyoruz. Allah bize akıl vermiş, aklımızı kullanacağız. Bilim adamları var, bu konuda çaba harcıyorlar.” diye konuştu.

Depremle ilgili 58 araştırma önergesi reddedildi

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, bugün bir gazetenin, “İktidarı ile muhalefetiyle bilimin sesine kulak tıkayan Türkiye” başlığıyla bir haber yayınladığına işaret ederek, “Pes yani. Biz ne zamandan beri bilimin, bilim insanının sesine kulak tıkadık? İktidar tıkıyor, gerek de duymuyor depreme dayanıklı bina yapmaya. ‘Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir.’ Kalan sağlara, ‘Ağlama, annen, baban öldü ama sana bir daire vereceğim’ diyor. Anne, baba mı çok değerli, onun aldığı daire mi çok değerli? Bu ayrımı insanın vicdanının yapması lazım. Bu ayrım yapılmıyor.” değerlendirmesinde bulundu.

Bu konularda kimin görevini yapıp, kimin yapmadığı sorusunu yönelten Kılıçdaroğlu, yürütmenin parlamentoya getirdiği bütün kanunların geçtiğini söyledi. Kılıçdaroğlu, ancak parlamentonun bir eksiği olduğunu öne sürerek, 17 yılda, depremle ilgili verdikleri 58 araştırma önergesine, AK Parti ve MHP’nin, “Hayır, araştırmaya gerek yok” dediğini savundu.

Kılıçdaroğlu, muhalefetin, 17 yılda 58 kez deprem gerçeğine parlamentoda dikkati çektiğinin altını çizdi.

Bundan niye kimsenin haberi yok?

Bilim insanlarının, üniversitelerin, sivil toplum kuruluşlarının üzerine düşeni yerine getirdiğini, depremle ilgili yayınlar, toplantılar yaptığını anlatan Kılıçdaroğlu, “Muhalefet olarak biz yaptık mı? Rahat ve açık yürekle şunu söyleyebilirim; deprem, deprem gerçeği ve alınması gereken önlemler konusunda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en nitelikli, kaliteli raporu hazırlayıp hükümete sunan tek parti var o da CHP.” dedi.

“Bundan niye kimsenin haberi yok?” diye sorulabileceğini ifade eden Kılıçdaroğlu, eski CHP İstanbul Milletvekili, mühendis Ersin Arıoğlu’nun 1999 depreminden sonra Japonya, ABD ve Türkiye’den deprem mühendislerini bir araya getirdiğini anımsattı.

Kılıçdaroğlu, şunları kaydetti:

“ODTÜ’den iki, Japonya ve ABD’den dörder hoca bir araya geldi, İstanbul depremi hazırlıklarının hızlandırılması ve tek yönetimde toplanması adı altında bir rapor hazırladılar. Kasım 2005’te o dönem Genel Başkanımız Deniz Baykal’a sunuldu. Sayın Baykal, raporun ne kadar önemli olduğunu, raporu hazırlayanların bu konuyu ne kadar bildiğini gördüğü için ‘Hükümetin bu raporu bilmesi lazım. Gidin Sayın Başbakan’a bu raporu anlatın. Bu raporu verirken bunu kamuoyuyla paylaşmayın, CHP raporu olarak algılanmasın. Bu raporun öngördüğü kanunların Meclis’ten çıkması için CHP olarak her türlü desteği vermeye hazırız.’ diyor. Heyet, dönemin Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer’den randevu istiyor. Dinçer, ‘Başbakan’ın işleri yoğun ama size 20 dakika ayırabilir’ diyor. Erdoğan ve ekibine, Baykal’a sunulan rapor 3 bölümden oluşuyor: İstanbul deprem ihtimalinin bilimsel analizi, muhtemel hasar senaryoları, risklerin en aza indirilmesi için yapılması gerekenler.

Raporu sunmaya başlarlar, Erdoğan, derhal ilgili bakan ve müsteşarları da davet eder, raporun ciddiyetini fark eder. Tam 3,5 saat brifingi dinler. Raporun ne kadar değerli ve önemli olduğunu vatandaşın da bilmesi gerekir. Bugüne kadar çıkıp, ‘Ey Erdoğan, raporu biz yazdık sen gereğini yapmadın’ demedik. Hep bekledik. Erdoğan, Başbakanlık Basın Merkezine talimat verir, deprem konusunda çok önemli bir brifing aldığı duyurulur. Erdoğan, ‘Çok önemli bir rapor, mutlaka İstanbul valisi ve belediye başkanının da dinlemesi lazım.’ der. Arıoğlu ve ekibi, onlara da sunumun aynısını yapar. Rapor, ayrıca bakanlığa da gönderilir. Ne oldu? 3,5 saat Başbakan dinleyecek, vali, belediye başkanı dinleyecek… İstanbul depremindeki riskler, önlemler ayrıntılı belirtilmiş, mali yapısına kadar. Bu rapor sadece raflarda yerini aldı. ‘Muhalefet partisi de ne yapıyor, bilimden uzak’ diyenlerin, kulağına küpe olsun.”

CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, “Depremle mücadelede merkez ile yerel yönetim arasında sağlıklı bir iletişim, iş birliği, koordinasyon sağlanmak zorundadır. Bu olmadığı takdirde iş yürümez.” dedi.

Kılıçdaroğlu, partisinin TBMM Grup Toplantısı’nda yaptığı konuşmada, depreme ilişkin yapılması gerekenlerin bilindiğini ancak yapılmadığını savunarak, “AK Parti, MHP, CHP, hepimiz biliyoruz aslında. Niçin yapılmıyor? Bu, bir siyasi tercihtir. Siyasi tercihte bulunan ise iktidar partisidir.” diye konuştu.

“Deprem değil bina öldürür.” şeklinde bir deyişin bulunduğunu anımsatan Kılıçdaroğlu, insanların o binaların içinde ölümü beklemesinin hangi vicdana, hangi ahlaka sığdığını sordu.

Depremi önleme şansının bulunmadığını ancak riskli alanların bilindiğini belirterek, neden önlem alınmadığını da soran Kılıçdaroğlu, bunun da paranın nereye kullanılacağıyla ilgili siyasi bir tercih olduğunu söyledi.

Kılıçdaroğlu, “Deprem riskini sıfıra indirip insanların hayatını kurtarmak mı istiyorsun yoksa bir havaalanı yapıp, uçak inmeyen havaalanına dünyanın avrolarını, dolarını bundan 20 yıl sonrasını bile garanti edip ödeyecek misin? Bu bir siyasi tercihtir. AK Parti siyasi tercihini böyle kullandı. Hükümet de böyle kullandı; 18 yıldır böyle kullanıyor.”  değerlendirmesinde bulundu

Eski başbakanlardan merhum Bülent Ecevit’in 1999’daki Marmara depreminden sonra ek kurumlar vergisi, ek gelir vergisi, ek emlak vergisi, özel iletişim vergisi, özel işlem vergisi diye vergiler getirdiğini, bunlardan özel iletişim vergisinin sürekli hale geldiğini aktaran Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Özel iletişim vergisi çıktığı tarihten bu yılın eylül ayına kadar toplanan para 35 milyar dolar. 35 milyar dolarla siz, İstanbul’da, İzmir’de yaşanacak bir deprem riskini en aza indirebilirsiniz. Bir kişinin bile burnu kanamayabilir parayı harcarsanız. Adı üstünde deprem vergisi. Soruyorum nerelere harcandı; kıyamet kopuyor. Erdoğan, bu soruyu sorduğumda, ‘Harcanması gereken yere harcadık. Bundan sonra da Bay Kemal’e bu tür şeylerin hesabını vermeye zamanımız yok.’ diyor. Bana hesabını vermeyeceksin, millete hesabını vereceksin. Parayı nereye harcadın? Dünyanın en mükemmel raporunu sana 3,5 saat sundular. Nereye gitti bu paralar?”

İmar affı uygulaması kapsamında toplanan paraların da nerede olduğunu soran Kılıçdaroğlu, “Suriyelilere gelince para çok. 50 milyar dolar para harcandı. Bizim insanımız ise kendi evinde, tabutlukta depremi bekliyor, deprem olacak biz de öleceğiz. İktidar bunu duymuyor. Şu soruyu sormamız lazım: İnsan hayatı değerli midir? Devleti yönetenlerin bilmesi lazım. İnsan hayatı değerliyse insanı yaşatmak için alınması gereken önlemleri siyasi iktidar alıyor mu almıyor mu? İnsanı yaşat ki devlet yaşasın diyoruz. Siz insan nasıl ölür… Görüyorsunuz, biliyorsunuz, anlıyorsunuz, yaşıyorsunuz ama önlem almıyorsunuz. Çöken bir yanlış anlayıştan söz ediyorum.” şeklinde konuştu.

Sosyal devletin ayağa kalkması gerekiyor

Anayasa’da, “Devlet, şehirlerin özelliklerini ve çevre şartlarını gözeten bir planlama çerçevesinde, konut ihtiyacını karşılayacak tedbirleri alır, ayrıca toplu konut teşebbüslerini destekler.” hükmünün yer aldığını aktaran Kılıçdaroğlu, Anayasa’daki bu tedbirlerin hiçbirisinin alınmadığını söyledi.

Kılıçdaroğlu, “18 yıldır bu ülkeyi yönetenler Anayasa’nın bu maddesinden bile bihaberler. Adımın Kemal olduğu kadar inanırım. Deprem gerçeği var, bilim insanları, mühendisler, sivil toplum, siyasetçiler, vatandaşlar söylüyor, evimiz risk alanı dayanıksız… ‘Evi boşalt.’ Boşaltacak da nereye gidecek, gidecek yeri yok. Depremde binanın yıkılacağını ve öleceğini bildiği halde oradan ayrılamıyor. Çünkü gidecek yeri yok. Sosyal devlet nedir? İşte o vatandaşa, ‘senin hayatın bizim için çok değerlidir, sen bu binayı boşalt, sana şurada yer verdik, sen oraya taşın, biz burayı yıkacağız’, diyecek sosyal devlet. Sosyal devlet değil beşli çeteye hizmet eden bir devlet var.” değerlendirmesini yaptı.

Depremde en çok fakirin, fukaranın zarar gördüğünü ifade eden Kılıçdaroğlu, “Bunlar demiyor mu ‘biz fakir fukaranın yanındayız’. Fakir fukaranın cenazelerinin yanındalar.” dedi.

Kılıçdaroğlu, sosyal devletin ayağa kalkması, vatandaşına sahip çıkması, konut açısından da tedbirleri alması gerektiğini belirtti.

Devletin sağlıklı yönetilmediğini savunan Kılıçdaroğlu, ödenen vergilerin nereye gittiğini vatandaşın sorgulamasını istedi.

Bunlar aşılır, hiç kimse karamsar olmasın

Deprem riski konusunda Türkiye Cumhuriyeti tarihinde en sağlıklı, en tutarlı, en nitelikli raporları yazıp, bunu bir siyaset malzemesi yapmadan yürütme organına teslim edip, 3,5 saat anlatan tek partinin CHP olduğunu söyleyen Kılıçdaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Şunu da her vatandaşın bilmesini isterim: Artık CHP’nin devleti yönetme zamanı gelmiştir. Ayaklar altında olan bir devlet olmaz. Herkesin tehdit ettiği bir devlet olmaz. Herkesin şantaj yaptığı bir devlet olmaz. Onurumuzla ve gururumuzla yaşamak istiyoruz. Kimsenin tehdit etmediği bir devlet anlayışıyla yaşamak istiyoruz. Hangi partiden, inançtan, kimlikten olursa olsun, hangi yaşam tarzını benimserse benimsesin benim vatandaşımdır deyip onun sorunlarına eğilen bir devlet anlayışı istiyoruz.

Toplumu ayrıştıran, toplumu bölen… Bu doğru değil. Depremle mücadelede merkez ile yerel yönetim arasında sağlıklı bir iletişim, iş birliği, koordinasyon sağlanmak zorundadır. Bu olmadığı takdirde iş yürümez. Kentsel dönüşüm konusunda aylarca bekleyen, bizim belediye başkanlarımızın bekleyen yazıları vardı, cevap bile vermediler. Bunlar aşılır, hiç kimse karamsar olmasın.”

Sosyal devlet anlayışıyla taban tabana zıt

TBMM Genel Kurulunda bu hafta İşsizlik Sigortası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi’nin görüşüleceğini anımsatan Kılıçdaroğlu, bu teklifte 25 yaş altı ve 50 yaş üstü vatandaşlara kurulan bir kumpasın bulunduğunu savundu.

Türk-İş, Hak-İş ve DİSK’in bir araya gelerek bu konuda bir bildiri yayımladığını aktaran Kılıçdaroğlu, “Bu üç işçi sendikası bir araya zor gelirler. Ama üçü ilk kez ortak bir bildiri yayınlamışlar. Bunu çekin, önce bizim görüşümüzü alın diye. Bu kanun teklifinin çekilmesi lazım. Üç konfederasyonun genel başkanlarını davet edersiniz, bunları dinleyin. Getirdiğiniz şey çok tehlikeli, sosyal devlet anlayışıyla taban tabana zıt. İnsanların yasalarla verilen haklarını 25 yaş altı ve 50 yaş üstü insanlardan alıyorsunuz. Uluslararası normlara göre verilen haklarını alıyorsunuz. Bunu da umarım çekerler.” şeklinde konuştu.

 

    Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

    Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.